* Laz Alpleri – Bilinmeyen Karadeniz

LAZ ALPLERİ

Bilinmeyen Karadeniz’e yolculuk

 

Doğu Karadeniz;  yaylaları, gölleri, yemekleri ve fıkraları ile meşhur bölgemiz. Ayder Yaylası, Sumela Manastırı, Macahel, Uzungöl, Kaçkar Dağı, Fırtına vadisi çoğunuzun bildiği, gezdiği yerler. Buraları gezmeye gidenler altındaki üstündeki, sağındaki solundaki yaylaları, şelaleleri, gölleri görmüşlerdir. Peki bu kadar mı? Elbette ki hayır!

Biz Kaçkar Dağlarının en yüksek 3. Tepesi olan Altıparmak’ın kuzey tarafında kalan, Lazca konuşan (Lazca cideyrum celeyrum değildir. Tamamen farklı bir dildir. Kafkas dilleri grubundandır. Lazlar hakkında ayrı bir yazı yazmak lazım sanırım) köylerin kurduğu, Laz Yaylalarını seçtik. Komati Yaylası’ndan başlayan yolculuk Avusor Yaylası’nda bitecek.

Çamlıhemşin’den başlayan yolculuğumuzda, laz rehberimiz Mustafa Albardak bize eşlik ediyor. . Araçla ulaşacağımız ilk ve son nokta olan Komati Yaylası’na gitmek için 4×4 Unimog aracımıza biniyoruz. Kaptanımız ve rehberimiz Mustafa yol boyunca bize bölge hakkında hikayeler anlatıyor. Topluca Köyü’nü geçtikten sonra Maselavat Vadisi’ne doğru ilerliyoruz. Yol pek düzgün değil, belki biraz yorucu ama gördüğümüz manzaralar önümüzdeki günlerin güzel geçeceğinin habercisi gibi. Burası aklıma Macahel’i getiriyor. Çevremizi saran sık ormanlar, arada gökyüzüne yükselen dev anıt ağaçlar ve uçsuz bucaksız  yeşilin içinde kayboluyorsunuz. Yol kenarında az sayıda ev var. Hiçbiri beton değil, ahşap yöre mimarisinde yapılar.

Vadi tabanına indiğimizde eski bir köprünün yanına aracımızı park ediyoruz. Hedefimiz yöre insanı dışında pek az insanın bildiği ve gördüğü Çopuni Şelalesi’ni görmek. Sık kullanılmadığı çok belli olan patikadan, otları dikenleri aça aça yürüyoruz. Birden şelalenin sesini duymaya başlıyoruz patikadan aşağıya inme zamanı geldi. Var ile yok arasında bir patikadan kaya kaya şelaleye iniyoruz. Vay be ! dedirten bir manzara. Yaklaşık 75 metreden düşen şelale tüm heybeti ile karşımızda duruyor. Hemen fotoğraf makinelerine sarılıyoruz. Şelalenin altındaki küçük gölette yüzmek istiyoruz ama yemiyor maalesef su çok soğuk…

Şelale ziyaretinden sonra Komati Yaylası’na doğru devam ediyoruz. 1650 metre yükseklikteki yaylaya vardığımızda tulum sesi ile karşılanıyoruz.  Bu güzel ve yorucu günün sonunda yayladaki tek pansiyon olan Komati Pansiyona yerleşiyoruz. Burada ilk kalanlar bizleriz. Nefis yemeklerden sonra bir de horon vuruyoruz. Güya yorgunduk, tulum sesi hepimizi canlandırıyor.

Ertesi gün ballı tereyağlı muhlamalı bir kahvaltıdan sonra Eğrisu Yaylası’na doğru yola çıkıyoruz. Patikadan yaptığımız yürüyüş yolla birleşiyor. Önceden bir yol yapılmış ama bakımsızlıktan kullanılamaz durumda. Yolda Köprülü Şelale karşımıza çıkıyor. Şelalenin fotoğrafını çektikten sonra vadinin sağ tarafında yükselerek ilerliyoruz. Marketlerde çok yüksek fiyatlara satılan yaban mersini burada beleş, ye yiyebildiğin kadar. Yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşten sonra 2000 metre yükseklikteki Eğrisu Yaylası’na varıyoruz. Buradaki hane sayısı fazla değil. Yöre insanı önce Komati yaylasına geliyor yaylacılık için, daha sonra havalar ısındığında Eğrisu Yaylasına çıkıyor ve burada kalıyor. Sonra tekrar geri dönüş başlıyor. Klasik yaylacılık mantığı, genelde ilk göçülen yaylalar 1500-1800 metre aralığında oluyor. Yukarı yaylalar ise orman sınırının üstünde oluyor 2000-2400 metre aralığında.

Eğrisu Yaylası’ndan dönüşte vadinin diğer tarafından yürüyoruz, yürüyüşümüz toprak yolda geçiyor. Patika her zaman daha az yorucu oluyor, yolu sevmiyorum…

Ertesi gün Komati Yaylası’ndan ayrılıyoruz. Bölgenin en büyük yaylasına gideceğiz. Zaten adı da Türkçe ‘’büyük yayla’’ anlamına gelen Didigola’ya. Biz Nozona’ya çıkan dik yokuşu tırmanırken çantalarımız kurulan teleferik sistemi ile yukarıya çıkartılıyor. Bu teleferiğin kullanımı ücretli her sefer için 20 TL veriliyor. Uzunluğu 1500 metre ve eşyalar yukarıya ulaşması 12 dakika sürüyor.

45 dakikalık yürüyüşün ardından 2000 metre yükseklikteki Nozona’ya varıyoruz. Bir yerin adı bu kadar mı doğru konur kardeşim?  Nozona’nın anlamı, Ermenice ‘’yokuştan sonraki düzlük’’. Eşyalarımızı katırlara yükledikten sonra Didigola’ya doğru patikadan devam ediyoruz. Yol çok rahat, fazla eğim yok, 2 saatlik yürüyüşün ardından uzaktan 2400 metre yükseklikteki Didigola gözüküyor. Büyük bir yayla belli. Buradan sonra grup dağılıyor. İsteyen fotoğraf çekiyor, isteyen dere başında oturuyor, isteyen de yaylaya doğru yoluna devam ediyor.

Yaylanın girişinde bizi çocuklar karşılıyor. Hepsinin yüzlerinden ne kadar sağlıklı oldukları anlaşılıyor. Bu arada bir şey dikkatimizi çekiyor. Sanki uzaktan bizi gördüklerinde aralarında bizi paylaşmışlar. Her birimizle farklı bir çocuk ilgileniyor. Onlar artık bizim yayla rehberlerimiz.  Çocuklar kendi aralarında Lazca konuşuyorlar. Bende Laz olduğum için konuşulanların bir kısmını anlıyorum. Mesela büyükler misafirlerin yanında Lazca konuşmazlar, onlarda anlasın diye Türkçe konuşurlar. Ama çocuklar…

3 gece konaklayacağımız yayla evlerimize doğru ilerlerken yolumuzun üstündeki herkes bize hoş geldiniz diyor gülümseyerek. Hepsi bizi evlerine davet ediyor.  Gruptaki diğer arkadaşlara bakıyorum öyle mutlular ki, sıcak bir karşılama gibisi yok.

Evlerimiz gerçek yayla evleri, yani pansiyon falan değil. Rehberimiz Mustafa daha önce ayarladı bu evleri yani çat kapı gelmedik. Gelseydik de bir şey fark etmezdi bence. Bu yolculuğun amacı gezip görmenin yanında gerçek yayla hayatını yaşamak, onlarla beraber olmak, sohbet etmek. Bu nedenle lüks arayalar için uygun bir seçenek değil. Evler temiz, düzenli, tuvaleti içerde fakat sıcak su duş falan yok. Suyunu kuzinede ısıtırsın bir güzel yıkanırsın, olay bu. Unutmadan tüm evler Altıparmak dağına balkıyor. Yani manzara da mükemmel:)

Ertesi gün tam anlamı ile bir yayla kahvaltısından sonra Lelvani Göller Bölgesini içeren yürüyüşe başlıyoruz. Bu parkur yürüyüş süresi olarak en uzun ve yorucu parkur. Toplam yürüyüş 5 saat civarında sürüyor. Yaylanın karşısındaki tepeye çıkan patikaya giriyoruz. Daha sonra sırtta devam ederek küçük bir zirveye varıyoruz. Küçük ama insana dünyanın çatısına doğru tırmanmışsın hissi veren bir zirve burası. Zirvedeki görsel şölen inanılmaz. Bir tarafta turkuvaz rengi Ambar ve Ergiş gölleri diğer tarafta Altıparmak Dağı, Allah’ım cennet burası mı? Kendimizi sörf tahtasına benzeyen bir kayanın üzerinde buluyoruz sanki bulutların üzerinde sörf yapıyoruz.  Manzara nefes kesici ve hiç ayrılmak gelmiyor içimizden. Göller çok uzaklarda olsalar da sanki  ayaklarımızı sallandırsak suyuna ulaşacakmışız gibi yakın.

Yaylaya dönüşte gene çocuklar bizi karşılıyor. Kırmızı benekli alabalık tutmuşlar bizim için. Akşam mönüsü belli oldu derken. Bir evden mısır ekmeği, diğerinden buğday ekmeği geliyor. Sanırım tonla yemeği boşu boşuna getirmişiz. Bu arada bahsedeyim 3 evde kalıyoruz. Her akşam başka bir ev yemekleri pişiriyor. Kuzinemiz, ocağımız, tava, tencere ne ararsan var. Kuzinede pişen yemek bir başka oluyormuş, her eve lazım.

Akşam yemekten sonra Tulumcu Mustafa geliyor evimize. Horon vurup, türküler söylüyoruz, muhabbet ediyoruz. Kimse uyumak istemiyor galiba…

Ertesi sabah 2400 metre yükseklikteki Koç Düzü Yaylası’na doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer yaylanın sırtındaki tepeyi dolaşacağız. Patika düzgün ve yokuşu neredeyse yok. Yolda, Çatalkaya yöresel adı ile Kvabazgi karşımıza çıkıyor. Yamacın üzerine oturmuş bu blok kaya çok iyi bir fotoğraf malzemesi oluyor. 1.5 saatlik kolay bir yürüyüşle yayladan önceki göle ulaşıyoruz. Burası Büyük Göl. Lazca adı Didizuğa ve aslında büyük deniz anlamına geliyor. Hemen üstündeki yaylaya gitmeden önce burada fotoğraf ve yüzme molası veriyoruz. Yayladaki insanlarda göl kenarında piknik yapıyorlar. Fotoğraf makinemi çok seven bir kelebek, bir fotoğrafımda baş rolü oynuyor.

Molanın ardından yaylaya çıkıyoruz. Orta büyüklükte bir yayla olan Koç Düzü adını önündeki büyük düzlükten alıyor. Yaylada gene çok sıcak karşılanıyoruz, çaylar ikram ediliyor. Mustafa dayı kendini köpek zanneden koyunu ile yanımıza geliyor. Koyun Mustafa Dayı’nın dibinden ayrılmıyor, bizden de kaçmıyor. Muhabbete doyum olmuyor ama dönmek lazım. Ama dönmeden önce yaylanın yanındaki tepeye çıkıyoruz. İyi ki çıkmışız burada manzara mükemmel. Önümüzde göl ve yayla arkamızda ise bulutlardan oluşan bir deniz. Zirveler küçük adalar gibi bulutların arasından çıkmış. Allah’ım yoksa cennet orası değil de burası mı? :)

Dönüş yolunda altımızda kalan bulut denizi ile beraber yürüyoruz. Çatalkaya gene fotoğraflarımızı süslüyor.

Akşam yemekten sonra büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz. Yayladakiler düzlükte ateş yakmışlar, bizi horona bekliyor. Genci yaşlısı herkes horonda, ateşin etrafında çığlıklar ata ata dönüp duruyoruz. Böyle güzel, içten bir veda eğlencesi görmemiştim.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yapıyoruz. Evlerim bulduğumuz gibi tertemiz bırakarak eşyalarımızı katırlara yüklüyoruz. Bugünkü rotamızda zorlu değil. Yaylanın üstüne çıkan patikayı takip ederek Balıklı Göl üzerinden geçidi aşıp Dadala pansiyona gideceğiz. Katırlarla beraber yürürken arkamızda kalan Didigola’nın son fotoğraflarını çekiyoruz. Önümüzde Altıparmak Dağı ile 1 saatlik bir yürüyüşten sonra geçidin altındaki Balıklı Göle varıyoruz. Göl 2780 metre yükseklikte,diğer adı Kaçkar Gölü, adının neden balıklı olduğunu açıklamaya gerek yok sanırım. Gölde biraz dinlenip, ayaklarımızı suya soktuktan sonra geçidi tırmanmaya başlıyoruz. 15 dakikalık bir tırmanıştan sonra karşımıza bir dağ çıkıyor. Adını tepelerinin parmağa benzeyen yapısından alan 3572 metre yükseklikteki Altıparmak Dağı. Biz de 3000 metre civarında olduğumuz için karşı karşıya bakışıyoruz hissi uyandırıyor.  Altıparmak Dağı, bölgenin en zor çıkılan dağı. Tırmanışın son kısımlarında kaya tırmanışı yapmak gerektiğinden tecrübeli  olmanız gerekiyor. Yani lütfen bu yazıyı okuyup çıkmayı denemeyin. Zirvede olma hayallerimiz bir kenara bırakıp geçidin sağ tarafındaki kaya  çıkıntılarına yöneliyoruz. Dağın kuzey doğu tabanına bakan kayaların üzerinde fotoğraf çektirdikten sonra 15 dakika mesafedeki pansiyonumuza varıyoruz.

Dadala pansiyon Mustafa Abi tarafından işletiliyor (yazıyı dikkatli okuyanların kafasındaki soru işareti bende de var, araştıracağız artık). Bir ev düşünün ki çatısı dağdan yapılmış. Hiç abartmıyorum kapıdan çıkıyorsunuz veya pencereden bakıyorsunuz üstünüzde kocaman bir dağ. Zirveyi sarmış bulutlar ve parmaklarının arasından fışkıran ışık huzmeleri sizi kendisine çekiyor.

Sabah uyandığımızda dağın arkasından bize merhaba diyen güneşle karşılaşıyoruz. Artık gezimizin son günü, çantaları katırlara yükledikten sonra Avusor Yaylası’na doğru hareket ediyoruz. Yarım saat sonra geçidi aşıp Avusor  Vadisi’ne inişe başlıyoruz. 1 saat sonra yaylaya ulaşıyoruz. Avusor Yaylası 2450 metre yükseklikte ve Ayder Vadisi üzerindeki tek Laz yaylası. Aşağı ve Yukarı Avusor olarak ikiye ayrılıyor. Yaylanın üzerindeki 2650 metre yükseklikteki Büyük Göl görülmeye değer. Yayla meydanındaki kahvede çay içip sohbet ettikten sonra aracımıza binip Ayder Yaylası’na gidiyoruz. Pek de özlemediğimiz medeniyetle buluşuyoruz. Oberj’de güzel bir öğle yemeğinin ardından Trabzon Havaalanı ve güle güle Karadeniz…

Diyeceğim o ki; lütfen sadece adı ön plana çıkan meşhuuuur yerleri gezmeyin. Tıpkı Karadeniz’de olduğu gibi Türkiye’nin her yerinde böyle bilinmeyen doğal, tarihi ve kültürel güzellikler var. Acentalarınızı buralara turlar düzenlemesi için zorlayın.

ARAŞTIRILACAK:

  1. Neden herkesin adı Mustafa?
  2. 40 yıllık ‘’muhlama’’ya neden ısrarla mıhlama deniyor?
  3. Tereyağ ve kaymak söylenildiği kadar zararlı mı? Zararlıysa bu insanlar neden yaşlanmıyor?
  4. Lazlar uzaylı mı?

 

Tur detayları için: http://www.bukla.com/gp-tour/laz-alpleri